Sonra Yine

Camın önünde bağdaş kurup oturdu. “Yuvaya gitmekten korkuyorum, çünkü seni kaybediyorum,” dedi. Birkaç karga ve çam ağacı. “Ama,” dedim bir bildiğim varmış gibi, “hep geri geliyorum, seni alıyorum, kaybolmuyorum yani.”

“Evet ama sonra yine kayboluyorsun.”


Sonra yine.


.

.


İlkokula gidiyorum. Servisten inip apartmanın giriş katındaki halıcıda annemin işten gelmesini bekliyorum. Vitrine serili halıların desenlerini izliyorum; yavru ağzı, bej, kırık beyaz. Halılar neden hep kullanılmış, hep kirli gibi?


Yine bir gün, anneannem kapıda bu kez. Daha önce top şeklindeki anahtarlığı düşürdüğüm asansör arasına bakarken “Allah yoktur,” diyorum. “Olur mu öyle şey hiç,” diyor Meryemciğim. Benim için de tövbeler ediyor. Cennet cehennem allah yoksa da ölüm var. Aklıma geldikçe hep gözümü kapıyorum. Karanlık, siyah bir çizgi gibi ölüm. Genelde okul servisinde düşüyor aklıma. Gözümü kapayınca da başımı sağa sola sallayınca da geçmiyor.


.

.


Camın önünde yan yana oturduk. Yüzü çam ağacına dönük. Kargalardan biri uçtu uçtu geri geldi birkaç kez.

“Rüzgar sen benim ölmemden mi korkuyorsun?” dedim. Otobüs durakta durdu, art arda akbil sesleri. Gözleri büyüdü, “evet!” Kafasını kucağıma devirdi sonra.


Yaşam ne ölüm ne. Ne zaman kaybolduk, ne zaman döndük? Yan yana olmadığımızda ölmediğini nasıl öğrendik sevdiklerimizin? Kaç yaşımızda? Peki öldüklerinde yanımızda olmadıklarına nasıl ikna olduk? Kimleri yaşarken kaybettik? Kimleri ölünce de bulduk?


.

.


Halının desenleri döne döne köşeli bir çiçek oluyor. Plastik sandalyede oturmuş bekliyorum. Annem koşar adım giriyor dükkana. Omzunda çantası sallanıyor.


Buluşuyoruz.


Sonra yine.

Ve sonra yine.