Turist

Hindistan'a ilk kez gittiğim seneydi. Güneyde Goa'da Arjuna adında küçücük bir yer. Bir aya yakın kalmış olmama rağmen, Hint yemeği bile yemeden dönmüştüm. Her yer havalı cafeler, smootieciler ve yulaf lapalarıyla doluydu. Gündüzleri yogacılarının doldurduğu sahili, akşam bir saatten sonra gece partileri ile yeni hippiler devralıyordu. Öyle garip ki, bu iki grup, günün tamamen farklı dilimlerinde yaşadıklarından hiç denk gelmiyorlardı. Son günümde bu gece mecralarını da bir göreyim diye ortamlara "aktığımda" küçücük yerde ne kadar çok Türk olduğumuza inanamamıştım. 


Dönüşte, Hindistan'ın renkli ve capcanlı kişiliğinden şaşkın halde, içimde coşku pıtırcıklarıyla uçağa bindim. Uçakta yanıma denk gelen Hintli doktorun o halimi yıkıp geçeceğinden habersizdim. Doktor, uçak yolculuğu boyunca, görünenden daha derinlerde yatan şeyleri bir bir anlattı bana. Kast sisteminin hala Hindistan'ın iliklerinde olduğunu, ayrımcılık anayasalarla yasaklanmış bile olsa, toplumun, tarihin, geleneğin ve bunların bütününün damarlarına işlemiş olduğunu anlattı. Oysa benim kast sistemine dair bir bilgim de vardı. Yogayla ilgilenmeye başladıktan sonra da hep bir satır arası, bir parantez olarak görünür olmuş, kafamı karıştırmıştı. Ama nasıl olmuştu da bir aya yakın kaldığım bu yerde, ayrımcılığın, sınıfçılığın zerresini gözlemleyememiştim?


Devam eden yıllarda, Hindistan'ın başka başka yerlerini, başka başka gözlerle görmeye başladığımda, Arundhati Roy'da, Salman Rushdie'de ve belki de artık Hindistan ve yoga tarihine dair okuduğum her metinde o doktorun söylediği şeyler tüm kaçınılmazlığıyla karşımda belirecekti.