Kurtulmanın Yükleri

Sevgi Düzenleri kitabını okuduğumda ilk düşündüğüm Aile Dizimi metodunun 2. Dünya Savaşının yükleriyle ne kadar ilgili olduğuydu. “Suçluneslin” (Tätergeneration) torunlarının taşıdığı hayaletleri, konuşulmayanların ağır sessizliğini Alman Lisesi'ndeki zamanlarımdan iyi biliyorum. “Yaşattıklarının” yanında, Almanların kendi savaş travmaları kesin bir tabu, hak edilmemiş bir yastı kuşkusuz. Atalarından torunlarına kalan ve kolektif olarak taşınması gereken devasa bir yük.


Batıda ise yöntemler hep acıdan kaçmak, onu geçmek üzerine geliştirilmişti:

Uzun süren sessizlikler inşa etmek ve o sessizliklerde birikenlerden bir çırpıda kurtulmak.

Bitmeyen yastan.

Utançtan.

Suçluluktan.


Peki kurtulmanın da yükleri yok mu?

İyileşme, zor duyguların içinde durmakla mı gelecek ona meydan okumakla mı? Acının kaynaklarını atalarda, başka coğrafyalarda, bilinmeyen anılarda aramakla mı? Hiçbir fikrim yok. Ama insan kadar karmaşık bir varlığı, onun yaşam ve yaşantısını salt ataların hikayelerine bağlamak başka bir kaçışa, saklayışa, yanılışa sürüklemez mi bizi?


 

Aşırı şüpheci biri olduğum için birçok farklı yaklaşım ve yöntem gibi, aile dizimine de soru işaretleriyle yaklaştım hep. Kendi “açılımımı” yaptırmak şöyle dursun, hasbelkader katıldığım gruplarda, insanlar duygulardan duygulara savrulurken kendimi kopuk, soğuk, ruhsuz hissettim. Odanın içinde dolaşan gizem bana görünmemiş, ruhun derinliklerinden gelen sesler bana ulaşmamıştı. Bu genel güvensizliğimi bir nişan gibi gururla taşıyamam elbette. Benimki de birçok kişi için bir tür sablitfikirlilik olabilir. Muhtemelen "henüz orada olmadığımı" söyleyeceklerdir. Kalbimi açmaya hazır olduğumda belki gerçeklerin sırlı perdesini aralayabilirim, kim bilir. Fakat kalbimi açtığım vakit göreceğim gerçeklerin kimlerin gerçekleri olduğu benim için önemli. Zira Bert Hellinger’inkilere bir çift lafım var.


Aile Dizimi metodunu geliştiren Bert Hellinger'in* Sevgi Düzenleri kitabını okuduğumda, gözüme çarpan sadece "suçluluk sorunu" değildi. Kitapta yok yoktu. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğini, kaderciliği, ayrımcılığı, kadın düşmanlığını, homofobiyi, anti-semitizmi, mağdur suçlayıcılığı görmezden gelmek imkansızdı. Tüm bunlar dinsel, spiritüel, ruhani birtakım ifadelerle süslenmiş ve Bert Hellinger’in alaycı, buyurgan, baskıcı tavrıyla pekiştirilmişti.


Hellinger, Aile Dizimi yaklaşımını geleneksel - hiyerarşik aile yapısı ve değerleri üzerinden inşa etmişti:

Erkek, ailenin başı ve merkezi.

Kadın ve çocuklar onun uzantısı.

Ailedeki ilk çocuk diğerlerinden öncelikli.

Kadın ve çocuklar ne olursa olsun babayı saymalı ve onu “takip etmeli”.


Bu sistem, güç dengesizliğini, çarpık aile yapısını, ikili cinsiyet sistemini daha baştan “kural” olarak alıyordu. Ve genel bir çerçeve sunuyordu. İktidarın değişmez gücünü vurguluyor (hatta müjdeliyordu). Savaş döneminde Yugoslavya’da, partizanları kurşuna dizmeyi reddedip hayatı pahasına silahını bırakan askerin eylemini "kendi kaderine karşı çıkmak" olarak ele alıyordu mesela ve bunu sadece yanlış değil “ucuz” da buluyordu. Askerin şöyle demesi gerektiğini açıklıyordu gururla: "Ben grubumla kilitlendim, onlar da kendi gruplarıyla kilitlendi. Kader de onların beni değil, benim onları vur­mamı istedi; sonuçları ne olursa olsun rıza gösteriyorum." Ancak bu, "büyüklük" sayabilirdi, çünkü "ölmeyi seçerek kaderden kaçılacağını sanmak ucuzluk"du (1).


Hellinger’in bakış açısıyla, kadın, kocası failken de suçluydu. Meme kanseri, bazen “bir erkeğe yapılan haksızlığın kefareti”olabilirdi. Evlilik dışı doğan çocukların muhakkak babalarına verilmesi, ona "ait olması" gerekirdi. “Erkekler gerilemede,” diyordu Hellinger, “kadınlar tarafından giderek daha da fazla küçük görülüyorlar, böylece de bağımlılıklar artıyor. Bu da son derece doğal bir süreç. Kadınlar erkekleri öylece devre dışı bırakamaz.” Bağımlılığı şöyle tanımlıyordu misal: "...bağımlılık, çocuğun, onun babadan almasına engel olan anneden aldığı intikamdır.” Kocası onu aldattığı için boşanan kadını suçlu addediyor, "kendisi için bir şeyler yaptığında bunun sonuçlarından kaçamayacağını" buyuruyordu: "hem erkeğe haksızlık edi­lecek hem de çocuklar erkeğin elinden alınacak, bu olmaz." (2)


Eşcinselliği bir bozukluk olarak ele alıyordu: “Kişi diğer nedenler yanında, dışlanan kötüyü temsil etmek zorunda olduğunda eşcinsel olur," diye açıklıyordu bir seansta. Bir diğerinde "Bir özdeşleşme için ortada bir kız çocuğu yoksa bu bir karşı cinsli öz­deşleşmeye yol açar. Yani bir oğlan çocuk bir kadınla özdeşleş­mek ve onu temsil etmek zorunda kalır. O zaman da eşcinsel olur," diye buyuruyordu. (3)

Ensest ile ilgili bile faili koruyan bir yerden yaklaşıyordu. Suç anneye yükleniyordu. Sisteme göre, babanın ihtiyaçlarını gereği gibi yerine getirmeyen annenin "görevini" çocuk üstleniyordu. Enseste uğrayan çocuğun masum olduğunu söylemesine rağmen, çocuğun "yaptığı" bir eylem gibi konumlandırıyordu ensesti. Hellinger bu konuda izlediği yöntemi de açıklıyordu: "Sözgelimi bir kadın bir grup çalışması sırasında ba­bası ya da üvey babasının cinsel tacizine uğradığını anlattığında ona annesini zihninde canlandırıp "Anne, senin için seve seve ya­parım" demesini söylerim. Bağlam birden değişir. Kadın babasını da hayal ederek "Baba, annem için severek yaparım," demelidir. Saklı dinamik bir anda gün yüzüne çıkar ve artık kimse önceki gi­bi davranamaz olur.” (4)


 

Sevginin Düzenleri’nde Aile Dizimi, olması gerektiğini öngördüğü o kalıp aile sistemine geri dönülerek iyileşmeye ulaşılabileceğini söylüyor. Bundan başka bir çıkar yol olmadığı konusunda da epey iddialı. O halde şunu soruyorum: Hangi “aile”? Faillerin önünde diz çökerek sürekli olarak iktidarları onurlandırdığımız bir aile mi?


Uzun sessizliklerde birikenlerden bir çırpıda kurtulalım.

Bitmeyen yastan.

Utançtan.

Suçluluktan.

Tamam.


Peki ya kurtulmanın yükleri?



*Aile Dizimi sisteminin kurucusu, 1925 doğumlu, Alman psikoterapist. Felsefe, pedagoji ve teoloji eğitimi almış, sonrasında Güney Afrika'da on altı yıl boyunca Katolik misyoner olarak görev yapmış, bu dönemde şaman inançlarına bağlı yaşamakta olan Zulu’ları gözlemlemiş. 1969 yılında Almanya’ya geri dönmüş ve psikanaliz eğitimi alıp psikanalist olmuş.



(1) Bert Hellinger, Sevgi Düzenleri, Sistem Yayıncılık, sayfa 249

(2) s. 109, 111, 196

(3) s. 93, 155, 156, 398

(4) s. 251 - 256


Kaynaklar:

Bert Hellinger, Sevgi Düzenleri, Sistem Yayıncılık

Bert Hellinger, Love's Hidden Symmetry

Ursula Franke, In My Mind's Eye

Bert Hellinger and Family Constellations, https://skepdic.com/hellinger.html