Yazılar

Arşiv

Tags

Gaz Lambası

Gaslightingifadesini duydunuz mu? Literatüre, 1938 tarihli bir tiyatro oyunuyla girmiş*. Kişinin kendinden şüphe etmesine; kendi zihnini, kimliğini, kendine güvenini sorgulamasına sebep olan psikolojik bir manipülasyon şekli olarak tanımlanıyor. 

Oyunda Jack, karısı Bella'yı delirdiğine inandırmak için her gün gaz lambasının ışığıyla oynuyor. Bella şüphe ettiğinde ise onu türlü şekillerde aşağılıyor. Bu şekilde, adım adım Bella'nın kendisine olan güvenini yitirmesini ve delirdiğini düşünmesini istiyor. Kadının, kendi zihnini çarpık ve bozuk olarak kabul etmesini ve tamamen kontrol edilebilir hale gelmesini bekliyor.


Jack'i tanıdınız mı? Onu evden, ofisden, toplantı odalarından, sınıflardan ve kampüslerden, devlet katlarından, adalet ve kolluk makamlarından tanıyorsunuz. Hükümetiniz de o, peşinizi bırakmayan eski kocanız da, tepeden bakan hocanız, meslektaşınız da o. “Yetersiz”, “kaçık” ve “kopmuş” olduğunuza sizi inandıran sistemin güzide temsilcisi. 


“Gaslighting” ve manipülasyonun psikolojik boyutu hakkında konuşamam. Ama size spiritüel gaz lambasından söz edebilirim. Spiritüel Jack’ten. 

Yogaya başladığımdan beri çok iyi hocalarım, yol arkadaşlarım oldu. Şanslıydım ki kendimi olduğum gibi ortaya koyabildiğim ortamlarda bulundum. Ancak içine -toplulukların, ideolojilerin ve kurumların içine- girdikçe, bazı çemberlerin ve lafların, her daim pozitif ve “yüksek enerjili” ortamların dışında hissettim hep. Sorsam “daha yolun başındasın” derlerdi. “Daha orada değilsin.” Devam edersem, sebat edersem ve sorgulamadan kabul edersem “oraya” varabilirdim. 


Orası neresiydi kimse sormuyor ve bazı şeyler hakkında kimse konuşmuyordu. Yoga, politik, sosyal ve ekonomik olmayan; ekolojik, bilimsel ve sanatsal olmayan bir şeydi. Toplumlar, sınıflar, insanlar üstüydü. 

 “Kendini bırak” 

“Bu bir yanılsama”

“Hepimiz biriz.” 

“Hepimiz sevgiyiz.”


Kendi küçük çemberimizin dışına çıkmadıkça hepimiz gerçekten biriz. Kendi küçük pıtırcık odalarımızda hepimiz gerçekten sevginin “dibiyiz.” 

- Öyle miyiz?

- Daha orada değilsin.

Michael Stone konuşmalarından bir tanesinde sıradan bir aileyi, Pang ailesini konu alan bir zen hikayesini anlatıyor (bir tür zen “koanı” aslında ya da "retorik" de diyebiliriz). Sepetçilikle geçinen Pang ailesine dair bu hikayeler, geleneksel zen hikayelerinden farklı olarak aile bireylerinin birbirleriyle olan etkileşimini de ele alıyor. İçinde esas olarak bir kadın figürü, Ling Zhao’yu barındırdığı için de ayrı bir önemi var. 


Michael Stone'un bahsettiği hikaye şöyle: 


“Bay Pang ve kızı, ellerinde sepetlerle yürüyorlardı. Bay Pang’ın ayağı takıldı ve düştü. Kızı da anında kendini onun yanına düşürdü. “Ne yapıyorsun” dedi babası. “Düştün ve ben yardım ettim” dedi Ling Zhao.”


Biri düşer ve diğeri hiç düşünmeden yanına düşer. 

Bu gaz lambasının bir yanıp bir sönen ışığını konuşabilir miyiz artık?


Başka şekilde düşünen, hisseden insanlara “Daha orada değilsin” diyemezsiniz.

Öfkesini kendini savunmak için kullanan birine “öfkeyi bırak” diyemezsiniz. 

Ayrımcılık gören birine “hepimiz aynıyız” diyemezsiniz. 

Zor bela hayatta kalan birine “kurban rolünden" çıkmasını salık veremezsiniz.  

Şiddet gören birine “zihnin bu acıyı yaratıyor” diyemezsiniz.

Güvende hissetmeyen birine “kendini bırakmayı öğrenmesini" söyleyemezsiniz.

Korku yaşayan birisine “bu bir yanılsama” diyemezsiniz. 

Zulüm gören birine zalimin “özünde iyi” biri olduğu söyleyemezsiniz. 


Gaslighting, sadece duyguları yok saymak demek değil. Gaz lambasını her gün kısa aça, ısrarla, hem olanları görmezden gelmek hem de onların olmadığına dair baskın bir kanı yaratmak demek. Farklı koşul, yaşantı ve geçmişlere sahip insanların, eşitsizliklerle dolu dünyanın, gerçekliğin inkarı demek.  


Yoksa siz daha orada değil misiniz?  


*Oyun, 1944 yılında sinemaya da uyarlanmış. Ingrid Bergmann'ın oynadığı film, Türkçe'ye "Işıklar Sönerken" olarak çevrilmiş.