Karşı Kıyı

Geçenlerde İstiklal Caddesi'ne gitmek için önce Karaköy Vapuru'na bindik. Gözlerimiz Emin Kul'u aradı ama o biçimsiz, plastik şişe içindeymiş gibi hissettiren, dışarıda otursan da denize tepeden baktıran vapurlardan birine denk geldi. Karaköy'den Tünel'e bindik sonra. Epeydir ne İstiklal Caddesi'ne adım atmışım, ne Tünel'e binmişim ("Tünele binmek"). Görmezsem, bakmazsam, içinde durmazsam daha az canım sıkılır, daha az üzülürüm diye herhalde. Yine de insan bıraktığı zamanki gibi bulmak istiyor her şeyi.


Şimdi aklıma geldi de, Melike, Taksim ve İstiklal Caddesi'nin değişmeye başladığı ve herkesin ayağını kestiği zamanlarda ısrarla orada sevdiği yerlere gitmeyi sürdürerek bir nevi ritüel yarattığını böylece Taksim'den vazgeçmediğini anlatmıştı. Melike orayı sevmeye devam ediyorsa orada (ve orayı) yaşamaya da devam etmeliydi.


Tünel'e girer girmez gözüm sağdaki gişe penceresini aradı. Lise yıllarımda oradaki biletçi amca ile her sabah selamlaşırdık. Esra ile bana takılırdı, "bugünleri unutmayın" derdi. Güleryüzlü bir insandı. Bir insandı, kanlı canlı. Şimdi ne o, orada. Ne de orada bir insan var. O gün öyle buruk hissettim, "artık her şeyi makineler yapıyor" gibi bir burukluk değil de, başka bir şey. Sanki o zamanlar, o insanlar, o yaşantılar bir bir kayboluyor, kaybolacak gibi. Onlarla beraber ben de, biz de kaybolacağız gibi. Gibisi de fazla, tam da böyle olacak.