Özgür Topraklar

Çekik gözleri ve çıkık elmacık kemikleriyle bana büyükdedemi hatırlattı. Ben çocuktum ve Ramis Dede seksen yaşındaydı. Uzun ince bedeni ağır ağır hareket eder, işitmeyen kulaklarından ötürü nadiren konuşurdu. Yakın zamanla birlikte çocukları ve torunları dahil tüm tanıdık yüzleri unutan büyük anneannem “nişanlım nerede”diye sayıklardı. Yazgülü ile ben küçük evin kocaman terasında, sadece çiçekler ve güvercinlerin olduğu o dünya kadar büyük alanda oyunlar oynardık. En güzeli yağmur yağdığındaydı. Saçlarımız hep upuzundu ve yağmurun ıslattığı yerlerden saç örgülerimiz sırtımıza vururdu. Yıllar sonra Hülya Sokak’ta, stüdyonun balkonunda Ayşegül’le oturacaktık ve ben, ansızın bu anı hatırlayacaktım, tüm kapılar arasından en çok “sarı kapı”yı sevecektim. Çocukluğumun avlusuna açılan sarı kapımı. Ölenlerin de hayatta olduğu.


Bir avluda, karşı karşıyaydık. Choedak yirmilerinde, kısa boylu, küçük cüsseli bir adam. Kırmızı kumaşlar içindeki keşişlerin, kapüşonlu ve düşük cepli pantolonlarıyla genç Tibetlilerin arasında oldukça sıradan biri. Saçları jöleli, parmakları ince ve uzun. Gözlerinin kenarlarında çizgiler var ve gülümserken ağzı bir çocuk gibi şaşırarak açılıyor. Bu avluya konuşmak için geldik. Ana dilimiz olmayan bir dilde birbirimizle anlaşmak için.


Nereden geldiğimi sordu. “Türkiye”. Bakışları şaşkın, “Tokyo?” dedi. “Tokyo değil” dedim. “Bak”. Elimi haritanın üzerindeki Türkiye noktasına dokundurdum. Noktalar çizgileri, çizgiler sınırları oluşturdu. Yaşadığım ülkeye, dünyanın bir ucundan, bir karton haritanın üzerinden baktım.